Allah'ın Kudretinin Sonsuz Olması Delili

 

Bu delilde şu kaideyi işleyeceğiz:

“Bir şey zatî olsa, onun zıddı ona arız olamaz. Çünkü zıtların bir arada bulunması durumu olur; bu ise imkansızdır.”

İlk önce kaidede geçen kelimelerin manalarına bakalım:

Zatî: Kendisi ile var olup sonradan takılmayan, zatına ait. Arız: Sonradan takılan, sonradan olan şey.

Şu âlemdeki hiçbir mahlukun, hiçbir sıfatı zatî değildir. Yani zatına ait olmayıp hepsi Cenab-ı Hakk’ın ihsanıdır ve bir hediyesidir. Zatî (zatıyla kaim olan) sıfatlar, ancak Allah’a mahsustur. Zira kâinat sonradan yaratılmış ve içindeki mahlukat da sonradan icad edilmiştir. Yani ezelî değil, sonradan olmuştur.

Kendisi ezelî olamayanın, sıfatları da elbette ezelî ve zatî olamaz. Lakin biz burada, bu delilin daha iyi anlaşılabilmesi için bazı şeyleri zatî kabul edeceğiz. Her ne kadar o sıfatlar sonradan yaratılmışsa da, yaratıldığı anda o eşyaya takıldığı için bir derece zatî kabul edilebilir. Bu konuda bir kaç açıklayıcı misal vermek, meselenin aydınlanması açısından lazımdır:

Birinci Misal: Güneş’in ışığı bir derece zatîdir. Yaratılması ile beraber, ışığa sahip olmuştur. Bu sebepten, ışığın zıddı olan karanlık ona arız olamaz; yani karanlık Güneş’e yaklaşamaz. Çünkü “bir şey zatî olduğunda, ona zıddının arız olamaması” bir kaidedir.

Fakat lambanın ışığı, zatî olmayıp arızî olduğundan, yani sonradan o cam parçasına takıldığından ve onun bizzat zatî malı olmadığından dolayı, ışığın zıddı olan karanlık, lambaya arız olabiliyor.

İkinci Misal: Güneş’in sıcaklığı bir derece zatîdir. Güneş, icadıyla birlikte bu sıfata sahip olmuştur. Bu sebepten, sıcaklığın zıddı olan soğukluk Güneş’e yaklaşamıyor ve yanaşamıyor. Çünkü bir şey zatî olduğunda, ona zıddı arız olamaz.

Sobanın sıcaklığına gelince, onun sıcaklığı zatî değildir; yani soba “sıcak olma” sıfatına, içinde bir madde yakılmasıyla sonradan sahip olmaktadır. İşte bu sebepten dolayı, sıcaklığın zıddı olan soğukluk sobaya arız olabiliyor. Odunu biten soba, bir müddet sonra soğuyor.

Üçüncü Misal: Altın ve elmas gibi maddelerin parlaklığı bir derece zatî olduğundan, solma ve kararma onlara arız olamıyor. Zira bir şey zatî olduğunda, onun zıddı ona arız olamaz.

Cilalanmış bir eşyanın parlaklığı ise arızî (sonradan) olduğundan, solmaya ve kararmaya mahkûmdur. Parlaklığın zıddı olan matlık, o eşyaya yaklaşır ve onu soldurur.

Dördüncü Misal: Dünyamızın hareket etmesi ve kendi etrafında dönmesi bir derece zatî olduğundan, hareketin zıddı olan sükûnet ve yerinde durmak, ona arız olamıyor. Dünyamız devamlı dönüyor.

Fakat bir topacın ya da bisiklet tekerinin hareketi arızî olduğundan (o eşyalara sonradan takıldığından), yani “dönmek” onların zatî bir sıfatı olmadığından dolayı, hareketsizlik onlara arız olabiliyor.

Netice: Demek bir şey zatî olursa, onun zıddı ona arız olamıyor.

Cenab-ı Hakk’ın kudret ve kuvveti zatîdir, kendindendir; yani varlığı ile daimdir, başkasından alınmış veya sonradan kazanılmış değildir. Allah ezelî olduğu gibi sıfatları da ezelîdir, nihayetsizdir ve mutlaktır (kayıt altına girmez).

Buraya kadarki anlattığımız konuyu şöyle maddeleyebiliriz:

  • Madem kudret sıfatı, Allah’ın zatî bir sıfatıdır; o hâlde zıddı olan âcizlik Allah’a arız olamaz.
  • Madem âcizlik Allah’a arız olamaz, o hâlde Allah’ın kudretinde mertebeler olmaz ve bulunmaz.
  • Madem kudretinde mertebeler olmaz ve bulunmaz; o hâlde eğer hikmeti müsaade ederse, her an binlerce kâinatı yaratabilir. Güneş’in ışık verme fiilinde, bir damla ile deryanın veya bir çiçek ile yıldızların farkı olmadığı gibi, Allah’ın kudretine nispeten de az, çok, büyük, küçük, parça, bütün birdir. İcatta ve tasarrufta, zerreler yıldızlara eşittir. Bir sineğe hayat vermek ile bütün ölüleri diriltmek aynıdır. Bir çiçeği yarattığı gibi, aynı kolaylıkla baharı yaratır, cenneti dahi aynı kolaylıkla icad eder.

Bu kaideden çıkaracağımız neticeler şunlar:

  • Hayat, Allah’ın zatî bir sıfatıdır. Bu sebepten bu sıfatın zıddı olan ölüm, Allah’a yanaşamıyor ve Allah ebedî oluyor.
  • Görmek, Allah’ın zatî bir sıfatıdır. Bu sebepten bu sıfatın zıddı olan görmemek, Allah’a arız olamıyor ve Allah her şeyi aynı anda müşahade ediyor, hiçbir şey nazarından saklanamıyor.
  • İşitmek, Allah’ın zatî bir sıfatıdır. Bu sebepten bu sıfatın zıddı olan işitmemek, Allah’a arız olamıyor ve Allah bütün sesleri, hatta kalbin geçirdiklerini dahi aynı anda işitiyor.
  • Allah’ın güzelliği zatîdir; elbette güzelliğin zıddı olan çirkinlik Allah’a arız olamaz.
  • Allah’ın ilim sıfatı zatîdir; elbette bu sıfatın zıddı olan cehalet, yani “bilmemek” Allah’a arız olamaz. Allah denizlerin binlerce metre derinliğindeki bir balığın yüzmesini bilir. Gecenin karanlığında adım atan bir karıncayı bilir. Hiçbir yaprak onun bilgisi olmadan düşemez. Allah bütün kalplerden geçenleri bilir... Bütün bunlar, ilim sıfatının Allah’ın zatî bir sıfatı olmasının neticesidir; zira bunlardan birini bilmemek cahilliktir. Hâlbuki ilim sıfatı zatî olduğundan, zıddı olan cehalet ona arız olamıyor; olamayınca da Allah her şeyi biliyor.
  • Cenab-ı Hakk’ın diğer sıfatlarına da bu kaideyle bakılabilir.

Bu kaideyle birlikte, şu kaidenin de beraber düşünülmesi faydalı olacaktır: “Bir şeyde mertebelerin bulunması, o şeyin zıddının ona müdahalesi iledir.” Bu kaideyi şu misallerle anlayabiliriz:

  • Işığın mertebeleri, zıddı olan karanlığın müdahalesi iledir.
  • Sıcaklığın mertebeleri, zıddı olan soğukluğun müdahalesi iledir.
  • Güzelliğin mertebeleri, zıddı olan çirkinliğin müdahalesi iledir.
  • Tokluğun mertebeleri, zıddı olan açlığın müdahalesi iledir.
  • Kuvvetin mertebeleri, zıddı olan diğer bir kuvvetin müdahalesi iledir…

Demek kaidemiz şu: Bir şeye zıddı müdahale edemezse, o şeyde mertebe olmaz. Bu kaideden şu neticeleri çıkabiliriz:

  • Allah’ın zıddı yoktur.
  • Madem Allah’ın zıddı yoktur, o hâlde Allah’ın tasarrufuna müdahale de yoktur.
  • Madem müdahale yoktur, o hâlde Allah’ın kudretinde bir mertebe olamaz. Kudreti nihayetsiz olur.
  • Kudreti nihayetsiz olunca da, bir çiçeği yaratmak ile bir baharı yaratmak, bir sineği hayat vermekle öldükten sonra bütün mahlukatı yeniden yaratmak o kudrete göre eşittir. Bir iş, bir işe mâni olamaz.

“Ahirete İman” isimli eserimiz burada tamam oldu. Eserin başında da ifade ettiğimiz gibi, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin “Haşir Risalesi”, bu çalışmamızda kaynak eser olarak kullanılmıştır. Eserimizde, Üstad Hazretlerinin eserinde zikredilen delillerden sadece bir kısmını zikrettik. Diğer delilleri merak edenleri, Üstad Hazretlerinin bahsi geçen eserine havale ediyor ve eserimizi Kur’an’ın şu ayetleriyle tamamlıyoruz:

 

“İnkâr edenler bölük bölük cehenneme sevk edilirler. Nihayet oraya vardıklarında, kapıları açılır ve bekçileri onlara der ki: ‘İçinizden size uyaran peygamberler gelmedi mi? Rabbinizin ayetlerini okuyup sizi bu kavuşma gününüzle korkutmadı mı?’ Onlar da: ‘Evet, geldi.’ derler. Fakat kâfirler üzerine artık azap kelimesi hak olmuştur. Onlara: ‘Ebedî olarak, içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından!’ denilir. Bak, büyüklük taslayanların yeri ne de kötüdür!”

“Rablerinden korkanlar da bölük bölük cennete sevk edilirler. Nihayet oraya vardıkları zaman kapıları açılır ve bekçileri onlara şöyle derler: ‘Selam sizlere, ne hoşsunuz! Ebedî olarak, içinde kalmak üzere haydi girin oraya!’ Onlar da: ‘Hamdolsun o Allah’a ki, bize vaadini doğru çıkardı ve bizi cennete vâris kıldı. Cennette istediğimiz yerde oturuyoruz.’ derler. Bak, amel edenlerin mükâfatı ne de güzel oldu!”

(Zümer, 39/71-74)