Hayat Verme Delili

 

“Hiç mümkün müdür ki Allah Teâlâ, kışın ölmüş ve kurumuş koca yeryüzüne, bahar mevsiminde yeniden hayat versin; o hayatlandırma fiili içinde, her biri insanın ölümünden sonra diriltilmesine benzer, üç yüz binden fazla mahlukat türlerini yeniden diriltip kudretini göstersin; bahar mevsiminde hadsiz hayvan ve bitki türlerinin diriltilmeleri anındaki fevkalade karışıklık içinde, hiçbirini unutmadan, karıştırmadan yaratarak ilminin her şeyi kapsadığını göstersin ve sonra O Zat-ı Zülcelâl haşri yapmasın ve yapamasın. İnsanları öldükten sonra diriltmesin veya delirtemesin; büyük mahkemeyi açamasın, cennet ve cehennemi yaratamasın? Hâşâ ve kellâ!”

 

Şimdi delilimizin izahına geçelim:

Görüyoruz ki, şu âlemin sahibi olan zat, her asırda, her senede hatta her günde, bu dar ve fâni zemin yüzünde, öldükten sonra dirilmenin pek çok misallerini ve numunelerini icad ediyor. Mesela:

Bahar mevsiminde görüyoruz ki, beş altı gün içerisinde, küçük ve büyük hayvan ve bitkiler aleminden yüz binlerce tür tekrar diriltiliyor, kışın ölen canlılara tekrar hayat veriliyor. Bütün ağaçların ve otların kökleri ve bir kısım hayvanlar aynen canlandırılıp iade ediliyor. Bir kısmı ise neredeyse aynısına yakın bir derecede misliyle ile icad ediliyor. Yaratılan o mahluklar, neredeyse bir önceki kışta ölen mahlukların aynısı oluyor.

Madde yönünden farkları pek az olan tohumcuklar, birbirleriyle ve toprak ile o kadar karışmışken, tamamen farklı özellikler ve kendisine has bir şahsiyet ile yaratılıyor. Hem de o kadar sürat ile birlikte, tam bir kolaylık, intizam ve denge içinde, altı gün veya altı hafta içinde ihya ediliyor. Ve bu ihya yer yüzünün her yerinde aynı anda cereyan ediyor. Hiçbiri diğerine karıştırılmıyor, hiçbirinin aza ve cihazları unutulmuyor.

 

Acaba hiç mümkün müdür ki, bu işleri yapan zata bir şey ağır gelebilsin, gökleri ve yeri bir tek emri ile yaratamasın, insanı bir çağrı ile haşredemesin? Hâşâ!

Dilerseniz bu hakikate örnekler üzerinden bakalım:

Acaba, her yaptığı mucize ve harika olan bir kâtip bulunsa, harfleri bozulmuş veya mahvolmuş üç yüz bin kitabı tek bir sayfada karıştırmaksızın, hatasız, kusursuz, noksansız, hepsini beraber, gayet güzel bir surette, bir saatte yazsa; sonra birisi sana dese: “Şu kâtip, kendi yazdığı, senin suya düşmüş olan kitabını yeniden, bir dakika zarfında hafızasından yazacak.” Sen diyebilir misin ki: “Yapamaz ve inanmam.”

Elbette diyemezsiniz! Zira üç yüz bin kitabı bir sayfada yazabilen bir zata, senin suya düşmüş kitabını yazmak çok kolaydır. Zaten suya düşmüş kitabını da evvelce o yazmıştır. Yani kitabının bütün yazılarını ezberinde biliyordur.

Aynen bu misal gibi, şu yeryüzü de bir sayfadır. Her bir mahluk çeşidini bir kitap kabul edersek, bahar mevsiminde üç yüz bin çeşit mahluk yaratılmakta, yani bir sayfada üç yüz bin kitap yazılmaktadır. Ve hiçbir kitap diğeri ile karıştırılmamakta, hiçbir hata, hiç bir kusur ve hiç bir karışıklık gözükmemektedir.

Acaba hiç mümkün müdür ki, bahar sayfasında üç yüz bin kitabı karıştırmaksızın yazabilen bir zat, bizim suya düşmüş olan kitabımızı tekrar yazamasın? Hâlbuki bu kitabı da daha önce O yazmıştı.

Acaba, tek bir sayfada yazılan üç yüz bin kitabı göz ile gördükten sonra, kendi hayat kitabımızın bir daha yazılacağından şüphe edebilir miyiz?

Veyahut her yaptığı mucize olan bir sultan düşünelim... Bu sultan kendi iktidarını göstermek için veya halkının gezinmesi ve ibret alması için, bir işaretiyle dağları kaldırır, memleketleri değiştirir, denizi karaya çevirir... Sen bunları gördüğün hâlde, sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış, o zatın kendi ziyafetine davet ettiği misafirlerin yolunu kesmiş; misafirler geçemiyorlar. Biri sana dese: “O zat bir işaretiyle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak; misafirlerini yolda bırakmayacak.” Sen diyebilir misin ki: “Kaldırmaz veya kaldıramaz.”

Elbette diyemezsin! Zira bir işaretiyle dağları kaldırması, memleketleri değiştirmesi ve denizleri karaya çevirmesi ispat eder ki, onun kudreti bir taşı kaldırmaya yeter.

Aynen bu misal gibi, Zat-ı Zülcelâl de misafirlerini ahiret yurduna ve cennet bahçelerine davet ediyor. Bu dünya ise misafirlerin yolunu kapatmış bir taş hükmündedir.

 Ahiret yurduna kavuşmak, ancak bu taşın kaldırılması ile mümkündür. Acaba, yıldızları ve galaksileri bir sapan taşı gibi çeviren bir zata, “Ahirete giden misafirlerinin yolundaki bu arzı nasıl kaldıracak veya dağıtacak” denilir mi?

Ya da şu misalin dürbünüyle hakikate bak ki:

Bir zatın, bir günde büyük bir orduyu teşkil ettiğini görsen, sonra biri dese: “O zat bir boru sesiyle, fertleri istirahat için dağılmış olan taburları toplar; taburlar, emri ve nizamı altına girerler.” Sen desen ki: “İnanmam.” Ne kadar divanece hareket ettiğini anlarsın.


Aynen bu misal gibi, her bir insan bir taburdur. Atom ve zerreler ise bu taburun askerleri... Bu taburun kumandanı olan Cenab-ı Hak, atom ve zerreleri bir araya getirerek insanı yaratmıştır. Elbette, bu taburu yoktan yaratan zat, ölüm ile istirahata çekilen bu taburun askerleri olan zerreleri bir boru sesi ile toplayacak ve insan taburunu tekrar teşkil edecektir.

Acaba, bahar mevsiminde üç yüz bin milletten oluşan büyük bir orduyu harika bir düzen içerisinde yoktan teşkil eden bir zata, bir insanın vücudundaki zerreleri bir araya getirmek zor mudur?

Elbette değildir!..


Hem öldükten sonra dirilme, öyle akıldan uzak görülecek bir mesele de değildir. Zira her asırda, her senede ve hatta her günde haşrin ve neşrin yüzlerce misalleri gözükmektedir. İşte bazıları:

Kışın ölen mahluklar, yeni baharda kısmen aynen ve kısmen mislen yaratılır.

Her gün, gece ile öldürülür ve ertesi sabah tekrar yaratılır.

Uyku ile insanlar öldürülür, sabah tekrar diriltilerek neşredilir.

Bulutlar semada toplanır, sonra dağıtılır ve sonra tekrar bir araya getirilerek haşrin numuneleri gösterilir.

Kışın ölen ağaçlar, baharda cennet hurileri tarzında süslenir ve onlara hayat verilir.


Hatta, eğer hayalen bin sene evvel kendini farz etsen, sonra zamanın iki kanadı olan geçmiş ile geleceği birbiri ile karşılaştırsan; asırlar, günler adedince haşrin ve kıyametin örneklerini ve numunelerini göreceksin.

Acaba bu kadar numune ve örnekleri gözle gördüğümüz hâlde, insanın diriltilmesini akıldan uzak görüp inkâr etsek, ne kadar divanelik olduğu anlaşılmaz mı?

Şimdi bak, Kur’an-ı Azim bahsettiğimiz hakikate dair ne diyor:

“Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine! Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O her şeye hakkıyla kadirdir.” (Rum, 30/50)

Evet, bir nevi mahşer meydanı gibi olan şu devasa dünyamızdaki sayısız bazı varlıkları kış mevsiminde, âdeta bir ferdi öldürür gibi öldüren ve sonrasında hepsine tekrar hayat veren, yeryüzünü insanlara ve hayvana hoş bir beşik ve güzel bir gemi yapan; güneşi şu misafirhanedeki misafirlerine bir lamba ve bir soba edip yıldızları meleklerine bir seyahat aracı yapan bir zatın; bu derece muhteşem rububiyeti ve bu derece muazzam hâkimiyeti, elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, kararsız, ehemmiyetsiz, bekasız ve noksan dünyevi işler üzerinde kurulamaz ve duramaz.

Demek, O’na layık, daimî ve muhteşem bir diyar ve başka baki bir memleket vardır. Bizi onun için çalıştırır; oraya davet eder.

Şimdi bu delili maddeleyerek toparlayalım:

  • Bahar mevsiminde yaratılan üç yüz bin çeşit -başka bir ifadeyle, bahar mevsimindeki üç yüz bin haşir ve neşir- perde arkasındaki bir zatı “Muhyi” (hayat veren), “Mucid”(icad eden) “Hâlık” (yaratan) gibi isimleriyle bizlere tanıttırır ve bildirir.
  • Bir tek bahar sayfasında üç yüz bin kitabı yazan Zat’a, bizim kitabımızı tekrar yazmak elbette zor gelmez. Zaten kitabımızı da evvelce o yazmıştı.
  • Haşri aklına sığıştıramayan kimse, şu âleme dikkat ile baksa görür ki, beşerin haşrinden daha acayip haşir ve neşirler her vakit göz önünde cereyan ediyor. Bir kısım misallerini önceden zikrettiğimizden tekrara gerek duymuyoruz.

Sözün özü: Kim haşri inkâr ediyorsa, bahar mevsimine baksın! Eğer nefsi, bahardaki onca haşir ve neşri gördükten sonra hâlâ insanın haşrini inkâr ediyorsa, artık ona yazıklar olsun!..